Anasayfa / Genel / Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

“Geçen hafta İslam İşbirliği Teşkilatı Bilim ve Teknoloji Zirvesi münasebetiyle Sayın Cumhurbaşkanımız Kazakistan’ın başkenti Astana’da önemli bir uluslararası toplantıya katıldılar. Orada hem İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak bilim, teknoloji ve eğitim konusunda mesajları oldu. Hem Arakan meselesi hem de ikili görüşmeler bağlamında yoğun bir görüşme trafiği oldu. Orada yaklaşık 11 hükûmet ve devlet başkanı ile ikili görüşmeler oldu.

Ayrıca Kazakistan’a da bu vesile ile bir resmî ziyaret yapmış olduk. Bildiğiniz gibi son dönemde Kazakistan’la, Orta Asya coğrafyası ile ilişkilerimiz çok iyi bir ivme yakalamış durumda. Bunu daha da ileri götürmek için temaslarımız yoğun bir şekilde devam edecek. Bu çerçevede 2018 yılının başında da Kazakistan Devlet Başkanı Sayın Nazarbayev’in Türkiye’ye bir resmî ziyareti planlanıyor. İki ülke arasında kurulmuş Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey’in bir sonraki toplantısı Türkiye’de gerçekleştirilecek.

Yine bu görüşmeler içerisinde Özbekistan Cumhurbaşkanı ile yapılan görüşme önemli idi. Uzun bir aradan sonra, bildiğiniz gibi Özbekistan-Türkiye ilişkileri de ciddi bir ivme yakalamış durumda. Sayın Cumhurbaşkanımız Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın Mirziyoyev’i de bu vesileyle ülkemizi ziyaret etmek üzere davet ettiler. Yine Afganistan Cumhurbaşkanıyla yapılan görüşme de önemliydi, özellikle orada yaşanan güvenlik sıkıntıları, Afganistan ve Pakistan arasında yaşanan gerilimlerin aşılmasına yönelik de Sayın Cumhurbaşkanımızın bir dizi girişimi oldu ve bunlar da devam edecek.

Tabii orada gündeme getirdiğimiz en önemli konulardan bir tanesi, Arakan’da yaşanan insanlık dramı… Bildiğiniz gibi yaklaşık 3 haftadır, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu olaylar başladığı andan itibaren çok yoğun bir diplomasi trafiği oldu, kendisinin yaptığı çağrılar, görüşmeler, temaslar neticesinde şimdi yavaş yavaş uluslararası toplumun da harekete geçmeye başladığını görmüş bulunuyoruz. Sayın Trump’la Kazakistan’dayken yaptığı görüşmede de bu konuyu detaylı bir şekilde gündeme getirmişti, hemen ardından Amerikan Dışişleri Başkanlığının, onun ardından da Beyaz Saray’ın yaptığı açıklamaları biz de memnuniyetle karşıladık.

Dün de bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Myanmar’daki hadiseleri kınayan ve şiddetin derhal durdurulması çağrısında bulunan bir karar onaylandı. Bu konuyu tabii Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda da Sayın Cumhurbaşkanımız hem Genel Kurula hitabında, hem ikili görüşmelerinde gündeme getirecek. Ama sadece bununla yetinmiyoruz, İslam İşbirliği Teşkilatı Rohingya Temas Grubu olarak daha önce kurulmuş olan yapımız var, bu yapının davetiyle de orada bir yan etkinlik yapacağız. İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ve üyesi olmayan bütün ülke liderlerini bu etkinliğe davet edip Arakan, Myanmar ve bu meselenin çözümüne ilişkin konuları da etraflı bir şekilde ele almayı planlıyoruz.

Yine bu çerçevede bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla Kızılay, AFAD ve Diyanet İşleri Başkanlığı olarak Arakan’a bir yardım kampanyası başlattık. Bütün vatandaşlarımızı da bu kampanyaya destek olmaya, katılmaya bu vesileyle davet ediyoruz.

Bildiğiniz gibi yaklaşık 2012 yılından beri aslında bu konu bizim gündemimizde. Yani Arakan meselesi yeni bir konu değil; Myanmar’ın kendisinde bu mesele maalesef yaklaşık 50-60 yıldır devam eden bir meselesiydi. Bizim 2012’den beri Arakan’a yaptığımız çok ciddi insani yardımlar var, şu anda da TİKA eliyle Arakan tarafında Myanmar’da yardımlar ulaştırılmaya devam ediyor. Tabii büyük zorluklar var, sınırda yaşanan şiddet olayları var, Myanmar ordusunun maalesef devam ettirdiği saldırıları, orantısız güç kullanımı devam ediyor. Biz öncelikle tabii buradan Myanmar Hükümetine de bu konuda sağduyuyla hareket etmesi çağrısında tekrar bulunuyoruz. Özellikle insani yardımların ulaştırılması noktasında gerekli kolaylıkları sağlamalarını da bekliyoruz.

Son birkaç günde bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın yine burada yoğun bir diplomasi trafiği oldu. Dün Kuveyt Başbakanını kabul ettiler ve özelikle Kuveyt Başbakanı ve Dışişleri Bakanıyla Körfez’de yaşanan kriz etraflı bir şekilde ele alındı. Özellikle Kuveyt Başbakanı ve Dışişleri Bakanı sürecin geldiği noktayı da detaylı bir şekilde aktardılar. Tabii Kuveyt’le, diğer Arap ülkeleriyle neler yapılabilir; bu krizin aşılmasına dönük bu konular detaylı bir şekilde ele alındı.

Yine bu çerçevede bildiğiniz gibi bu akşam da Katar Emiri ülkemizi ziyaret edecek ve Sayın Cumhurbaşkanımızla bir görüşmeleri olacak. Orada tabii ki ikili konular, bu Körfez krizi, ayrıca Birleşmiş Milletler gündemi etraflı bir şekilde ele alınacak.

Katar Emiri Şeyh Temim’in bu ziyareti de bu kriz başladıktan sonra yurt dışına yaptığı ilk ziyaret oluyor. Dolayısıyla ilk ziyaretini Türkiye’ye yapmak suretiyle de bu süreçte Türkiye’nin oynadığı role ilişkin de önemli bir mesaj verilmiş oluyor.

Biz tabii bu Körfez krizinin bölgedeki ülkeler arasında kardeşane bir şekilde diyalog yoluyla çözülmesi taraftarıyız. Zira bu gerginlikler sadece bölgenin düşmanlarına katkı sağlar, onları sevindirir. Bölgede istikrarın, barışın tesis edilmesi hem bölge için, hem bizim için büyük önem arz ediyor.

Yine dış politikayla ilgili bir diğer önemli konu da, biliyorum sizin de gündeminizde var, bu Kuzey Irak’ta devam eden bağımsızlık referandumu süreci… Bununla ilgili müteaddit kereler açıklamalar yaptık bildiğiniz gibi, ben tekrar kayda geçmesi için burada tekraren şunu ifade etmek istiyorum: Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin, Erbil’in bu yanlış karardan bir an önce dönmesini bekliyoruz. Bu karar karşı karşıya oldukları sorunları çözmeyecek, daha da karmaşık hale getirecektir, onları daha büyük yalnızlığa itecektir. Çünkü gördüğünüz gibi şu ana kadar bu bağımsızlık referandumuna İsrail dışında destek veren bir ülke dahi yok, tek bir uluslararası örgüt dahi yok. Nitekim evvelsi gün Irak Parlamentosunun aldığı karar da biliyorsunuz bu çerçevede önem arz ediyor, bunun anayasaya aykırı olduğu ve bu referandum kararından vazgeçilmesi gerektiği şeklide.

Tabii bizim açımızdan, biz Kuzey Irak’la şu ana kadar hep iyi ilişkiler içerisinde olduk, Irak Kürtleri ile bu ilişkileri aynı şekilde devam ettirmek niyetinde ve arzusundayız. Ama bunu gölgeleyecek, bunu baltalayacak adımlardan da Kuzey Irak Yönetimi’nin ivedilikle sarfınazar etmesi, geri durması gerekiyor. Onların da bu sürece katkı sağlaması gerekiyor.

Bizim açımızdan hassasiyet arz eden bir diğer konu da Kerkük’ün bu referandum kapsamına dahil edilmiş olması… Halbuki Kerkük, ifade edilen Kürt bölgesine dahil değil. Böyle bir defakto durum yaratılmaya çalışılması da elbette kabul edilemez. Bu vesileyle Kerkük’ün tarihi kültürel kimliğini gölgeleyecek, demografik yapısını değiştirecek her tür adıma karşı olduğumuzu ve sessiz kalmayacağımızı da ifade etmek isterim. Oradaki Türkmen kardeşlerimiz, oradaki Arap kardeşlerimiz, ayrıca oradaki Kürt kardeşlerimiz barış ve huzur içinde yaşamak için elbirliğiyle hareket etmek durumundadırlar. Ama şu veya bu gerekçeyle, işte şu siyasi partinin veya valinin kişisel tasarruflarıyla orada bir kaos ortamının oluşturulmasına da elbette göz yummamız söz konusu değil.

Nitekim biraz önce de bildiğiniz gibi bir son dakika haberi olarak geldi, Irak Meclisi Kerkük Valisinin görevden alındığını, azledildiğini bildirdi. Bu tabii Irak Hükümetinin, devletinin, parlamentosunun aldığı bir karardır. Ama şu ana kadar Kerkük Valisinin izlediği politikalara baktığınız zaman, gerek PKK’nın oradaki mevcudiyetiyle ilgili tavrı konusunda, gerekse Türkmenler ve referandum konusundaki tavrına baktığınız zaman kendisinin de bu sonucun oluşmasında bir doğrudan müsebbibi olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Tekrar edecek olursak, bizim çağrımız, bu referandum kararından derhal vazgeçmeleri ve Irak’ın toprak bütünlüğü içerisinde Erbil ile Bağdat arasındaki sorunların çözümüne yönelik adımların atılması olacaktır.

Bir diğer konu, bildiğiniz gibi yaklaşmakta olan Almanya seçimleri… 24 Eylül’de Almanya’da seçimler yapılacak, işte özellikle son 1 ay içerisinde Alman iç siyasetinin ve seçim ortamının nasıl Türkiye’ye ve hassaten Sayın Cumhurbaşkanımıza adeta kenetlendiğini, kilitlendiğini de müşahede ediyoruz. Tabii Sayın Cumhurbaşkanımızın şahsında Türkiye’ye yönelik asılsız saldırıları, çirkin ithamları, iftiraları külliyen reddediyoruz. İç siyaset malzemesi yaparak Türkiye gibi bir ülkeyi karşısına almak, ne Alman siyasetinin, ne Alman Devletinin menfaatinedir. İnşallah bu seçim sürecinden sonra Alman siyaseti tekrar aklıselim ile hareket eder ve Türkiye gibi önemli bir ülkeyi kaybetmek gibi bir durumla karşı karşıya kalmazlar. Tabii Türkiye’nin özellikle Almanya bağlamında haklı ve meşru güvenlik taleplerini ve endişelerini de bu vesileyle ben tekrar etmek istiyorum.

Özellikle son yıllarda, bu yeni değil, 12 Eylül darbesinden beri maalesef yaşanan bir süreç, son dönemde Türkiye’de ne kadar Türkiye karşıtı illegal örgüt varsa, PKK’sından DHKP-C’sine, şu anda da FETÖ’süne kadar bunların Almanya’da melce bulması, kendilerine bir yer bulması, rahatlıkla o sistemi istismar ederek, suiistimal ederek Türkiye aleyhine faaliyetler yapması, para toplaması, militan devşirmesi kabul edilemez.

Biz Alman makamlarına bunu defaatle ifade ettik, etmeye de devam edeceğiz. Dolayısıyla eğer Almanya gibi bir ülke hukukun üstünlüğü, demokrasi gibi ilkelere gerçekten inanıyorsa, bu ilkeleri ortadan kaldırmak için çalışan PKK gibi, DHKP-C gibi, FETÖ gibi terör örgütlerine kendi topraklarında faaliyet yapma izni vermez. Ciddi bir devletten, demokratik bir devletten, hukukun üstünlüğüne dayalı bir devletten beklentimiz budur. Bunu da bu vesileyle tekrar ifade etmek istiyorum.

Bir diğer önemli konu, bu S-400 anlaşması bağlamında Sayın Cumhurbaşkanımızın Kazakistan dönüşü yaptığı açıklama. Yine belli çevrelerde artık alıştığımız spekülasyonlara, dedikodulara, temelsiz, içeriği boş tartışmalara yol açmış görünüyor. Bunu ‘Türkiye neden böyle bir tasarrufta bulunuyor’ diye sorgulayanlar, ‘Türkiye Batıdan uzaklaşıyor, NATO’da artık güvenilir bir müttefik değil’ diye yorumlamaya çalışanlar, içeride ve dışarıda maalesef seslerini çıkartmaya başlıyorlar.

Bir kere öncelikle şunun altını çizelim: Türkiye ulusal güvenliğinin gerektirdiği bütün adımları hiçbir ülkeye danışmadan egemenlik hakları çerçevesinde bugüne kadar attığı gibi bundan sonra da atmaya devam edecektir. NATO içerisinde Türkiye güçlü bir müttefiktir, NATO içerisinde Türkiye’nin yeri son derece bellidir. Nitekim NATO Genel Sekreterinin bu S-400’lerle ilgili dün yaptığı açıklamayı da biz memnuniyetle karşıladık. Sayın Stoltenberg’in egemenlik hakları çerçevesinde buna saygı duyulması gerektiği çerçevesinde yaptığı açıklama aslıda en doğru açıklamadır ve bizce bu tartışmayı artık bitirmesi gerekir. Yani NATO’nun en üst düzey yetkilisinin yaptığı bu açıklamadan sonra hala birilerinin çıkıp Türkiye’nin bu egemenlik hakkını kullanması konusunda birtakım asılsız iddialarda bulunması, spekülasyonlarda bulunması sadece suni gündem oluşturmak anlamına gelir.

Tabii S-400, Türkiye-Rusya ilişkileri bağlamında da önem arz eden bir konu. Bunu gündeme getirirken de, bunu ‘tekrar batıdan uzaklaşılıyor, Türkiye Avrupa değerlerinden uzaklaşıyor’ gibi takdim etmeye çalışanlar var. Şunun da altını çizelim: Türkiye çok yönlü bir dış politika izliyor. Dış politika hiçbir zaman bir sıfır toplamlı bir oyun değildir. Türkiye, bulunduğu coğrafya gereği, milli çıkarları gereği ve dünyaya bakışı açısından elbette doğuyla, batıyla, kuzeyle, güneyde, Avrupa’yla, Orta Asya’yla, Kuzey Afrika’yla, dünyanın bütün bölgeleriyle, Latin Amerika’yla iyi ilişkiler geliştirmeyi hedefleyen bir ülkedir.

Mesela son dönemde sadece Cumhurbaşkanımızın trafiğine baktığınız zaman, şu anda İngiliz İçişleri Bakanı, ben de görüşmeden çıktım geldim, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından kabul ediliyor. Öğleden sonra Fransa, bu görüşmenin ardından Fransa Dışişleri Bakanı gelecek. Dün Kuveyt Başbakanı buradaydı, akşam Kuveyt Emiri geliyor. Ondan önce Pakistan Dışişleri Bakanı, Katar Dışişleri Bakanı buradaydı, dün Moldova Parlamento Başkanı buradaydı, yani bu listeyi uzatabiliriz. Bu yoğun trafik içerisinde hiç kimse ‘Türkiye sadece bir bölgeye odaklanıyor’ diyemez. 360 derece perspektifinden yürütmeye çalıştığımız dış politika bu tür farklı ülkelerle, aktörlerle, bölgelerle iyi ilişkiler geliştirmeyi de zaruri kılmaktadır.

Dolayısıyla Türkiye’nin Rusya’yla geliştirdiği iyi ilişkiler Batıyla, Batı ittifakıyla, NATO’yla, Avrupa’yla ya da Amerika Birleşik Devletleri’yle geliştirdiği ilişkilere bir alternatif değildir, onları tamamlayıcı niteliktedir. Bu çerçevede Fransa’nın yaptığı açıklamayı da olumlu karşıladığımızı ifade etmek isteriz. Onlar da ulusal egemenlik hakları çerçevesinde bunun Türkiye’nin en doğal hakkı olduğunu ifade ettiler.

Bir diğer konu, biraz iç siyasetle, güvenlikle de ilgili, silahlı İHA tartışması… Çok talihsiz bir şekilde başlatılan bu tartışmanın adeta terör örgütünü ve onun yandaşlarını cesaretlendirici bir mahiyette takdim edilmesi kabul edilebilir değil. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklamaları oldu, evvelsi gündü zannediyorum, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de bu konuyla ilgili bir açıklaması oldu. Şunun altını çizelim: Bu SİHA’lar, yani silahlı ve insansız hava araçları sadece ve sadece teröristleri ortadan kaldırmak ve ülkemizin güvenliğini sağlamak için kullanılmaktadır.

İlginç olan şey şu: Ne zaman Türkiye terörle mücadelede belli bir mesafe kat etse, belli başarılara imza atsa, bu tür konular gündeme getirilerek adeta bu başarı gölgelenmeye çalışılıyor. Bakın bugün Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığımız, Jandarma Genel Komutanlığı, korucularımız, dolayısıyla bütün güvenlik birimlerimiz bu ülkenin güvenliği için canla başla ve büyük bir özveriyle kahramanca mücadele ediyorlar. Onların bu mücadele azmini gölgeleyecek ya da kıracak türde açıklamalardan herkesin sarfınazar etmesi gerekir. Sivillere yönelik herhangi bir saldırının olmaması ya da kaybın olmaması için bütün güvenlik birimlerimiz en azami hassasiyeti göstermektedir. Ama bunu adeta yok sayan bu tür sorumsuzca açıklamaların terör yandaşlarını cesaretlendirdiğini de göz ardı edemeyiz.

Burada ister bir siyasi parti mensubu olsun, ister bir kanaat önderi olsun, kişilerin nerede durması gerektiği konusunda herhalde bir zihni netliğe sahip olması gerekir diye düşünüyoruz. Dolayısıyla Türkiye bundan sonra da bu İHA’ları, SİHA’ları kendi güvenliği çerçevesinde elbette kullanmaya devam edecek, çünkü bunlar bizim ulusal güvenlik meselemizdir. Nasıl diğer ülkeler ulusal egemenlik hakları ve ulusal güvenlikleri çerçevesinde bu mücadeleyi yürütüyorlarsa, Türkiye de bu mücadeleyi en etkin bir şekilde bundan sonra da yürütmeye devam edecektir.

Bir diğer konu da; dün akşam yaşanan bir hadise vardı, Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesinde yaşanan hadiseler. Ben de tekrar Cumhurbaşkanlığı adına buradan bu hadiseyi en net bir şekilde kınadığımızı ifade etmek istiyorum. Bu gayri insani tutumu kabullenmek mümkün değildir. Bu bizim inanç değerlerimizle, kültür ve medeniyet değerlerimizle asla bağdaşmayan bir tutumdur, çirkin bir yaklaşımdır. Ölüye saygı bizim inancımızın, medeniyetimizin en temel unsurlarından bir tanesidir. Bir cenaze töreninde bu tür hadiselerin yaşanmasını telin ettiğimizi bir defa daha ifade etmek istiyorum. Bununla ilgili bir adli süreç başlatıldı bildiğiniz gibi, konuyla ilgili İçişleri Bakanımızın da bir açıklaması oldu, Valiliğin de bir açıklaması oldu. Bu soruşturma devam ediyor, bunun biz de ilgili birimlerimiz tarafından takipçisi olacağız; bunu da bu vesileyle ifade etmek isterim.

Son olarak da ekonomi cephesinde önemli pozitif haberler geldi bildiğiniz gibi, büyüme rakamı 5.1 olarak açıklandı. Bu son derece sevindirici, umut verici bir rakam. Bazı çevrelerin, kredi derecelendirme kurumlarının vesairelerin beklentilerinin tersine bu Türkiye ekonomisinin bünyesel yapısının ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Özellikle dünyadaki, Avrupa bölgesindeki, Amerika’daki, hatta Asya ekonomilerindeki büyüme oranlarına baktığınız zaman bunların 2, 2.5, 3 civarında olduğunu değerlendirdiğimiz zaman, 5.1 gibi bir büyüme oranının gerçekten Türk ekonomisinin geleceği açısından da ümitvar bir tablo arz ettiğini ifade etmek isterim. Burada tabii yatırımlar, dış sermaye, turizm, ihracat vesaire bütün bu alanlarda atılan adımlar bu olumlu neticenin doğmasına katkı sunmuştur. Ama şunu da söyleyeyim: Tabii 5.1 bile aslında bizim için yeterli değil. Sayın Cumhurbaşkanımızın da değerlendirmeleri, inşallah üçüncü çeyrekte bu rakamın biraz daha yukarı çekilmesi yönünde. Umarız gelecek rakamlar da yapılan çalışmalar neticesinde bu noktaya ulaşacaktır.

Soru: Sayın Cumhurbaşkanının, yakın bir tarihte Birleşmiş Milletler Zirvesi için Amerika ziyareti gerçekleşecek. Ama bu ziyaret öncesinde, Washington’da gerçekleştirdiği ziyaretin ardından yaşanan olaylar sonrası Türk korumalar hakkında dava açıldı ve yargı süreci başladı. Ancak şunu ifade etmek istiyorum: Dava açılan korumalar arasında o olay yerinde olmayan korumalar da var, hatta Amerika’ya hiç gitmemiş isimlerin de olduğunu biliyoruz. Bunun yanı sıra bir hukuki mevzu daha, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan hakkında çıkartılan tutuklama kararı var. Sayın Cumhurbaşkanı Kazakistan’da ABD Başkanıyla bir telefon görüşmesi yapmıştı. Bu anlamda Amerika ziyaretinde Sayın Trump’la bir yüz-yüze görüşme gerçekleşecek mi? Tüm bu konular, bu hukuki süreci Türkiye nasıl değerlendirecek, bu anlamda nasıl gelecek bu konular masaya?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Öncelikle şunu söyleyeyim: Sayın Trump’la Sayın Cumhurbaşkanımızın New York Birleşmiş Milletler Genel Kurulu marjında bir görüşmesi olacak, şu anda gün ve saati üzerinde çalışılıyor. Davalara gelince, bunların siyasi saiklerle açılmış davalar olduğu çok açık ve net. Washington’da yaşanan hadiseyi biz bizzat yaşadık, hepimiz oradaydık. Amerikan güvenlik güçlerinin, Washington Polis Emniyet Müdürlüğü veya Security Service, her neyse, bunların sebep olduğu zafiyet dünyanın hiçbir yerinde kabul edilebilir bir zafiyet değildir. Yani konuk bir devlet başkanına ki Amerikan kanunlarına göre de 100 küsur fit, yani 30-35 metre mesafede bu göstericilerin uzakta tutulması gerekirken, adeta bir 10 metre mesafeye kadar bu kişilerin gelebilmesi, Cumhurbaşkanımızın bulunduğu noktaya yanaşması, oradan bırakınız sloganlar atmayı, ellerindeki su şişelerini vesairelerini fırlatmaları kabul edilebilir bir şey değil.

Ortada çok açık bir güvenlik zaafı varken bizim korumalarımızın görevlerini yerine getirdiği için böyle bir dava konusu yapılması asla kabul edilebilir bir şey değildir. Yani oradaki Washington Emniyet Müdürlüğünün bu davayı açan kişilerin öncelikle bunun hesabını vermesi gerekir. Türkiye’de böyle bir hadise olsa, Sayın Trump Türkiye’ye gelse, böyle bir hadise yaşansa, biz böyle bir şeye müsaade eder miyiz? Sorumluluk sahibi bir devlet olarak böyle bir şeyin yaşanmaması için elimizden gelen gayreti gösteririz ve hamdolsun bugüne kadar bugüne kadar böyle bir hadise de yaşanmadı. Birçok devlet başkanı bu ülkeye geliyor. Ama oradaki güvenlik zaafı bu neticeyi doğurmuştur, şimdi hem suçlu-hem güçlü bir şekilde bu dava ile kendi kusurlarını, zaaflarını, kendi acziyetlerini örtbas etmeye çalışıyorlar.

Bir diğer önemli, aslında bir skandal boyutundaki bir diğer hadise de; orada fiziken bulunmayan 4 tane arkadaşımız hakkında, koruma ve protokol mensubu hakkında da dava açıldı, yani onların isimleri de bu davaya dahil edildi, bu akıl almaz bir şey. Yani bu kişiler fiziken orada bile değillerdi. Bu, açılan davanın ne kadar gayri ciddi ve ne kadar siyasi saiklerle yapıldığını da, hazırlandığını da çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Tabii biz bu konunun takipçisi olacağız, bununla ilgili hukuki süreci hem Dışişleri Bakanlığımız, hem Adalet Bakanlığımız, hem de Washington Büyükelçiliğimiz üzerinden yakından takip ediyoruz. Biz burada hiçbir koruma arkadaşımızın, hiçbir vatandaşımızın, hiçbir heyet üyemizin böyle haksız bir muameleye maruz kaldıktan sonra, bir de suçlanmasını, dava konusu yapılmasını asla kabul etmiyoruz. Bununla ilgili de bütün hukuki süreçleri en etkin şekilde kullanmaya devam edeceğiz.

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın Rıza Zarraf davasına, yani İran ambargosunun delinmesi davasına dahil edilmesi de siyasi amaçla yapılmış bir karardı. Bize göre çok açık ve net. Çünkü ortada hukuki açıdan sorulması gereken çok önemli sorular var: Bir; bu iddianameye konu olan güya deliller, telefon dinlemeleri vesaire Amerikan savcısının eline nasıl geçmiştir, bunları kim onlara vermiştir? Bu soruların sorulması gerekiyor.

İran ambargosunu delmek gibi, aslında bütün Amerikan hukukçularının çok açık bir şekilde ortaya koyduğu bir başka ilke var, o da aslında bunun Amerikan hukuk sisteminin tasarruf hakkının dışında olduğuyla ilgili, yani salahiyet meselesi. Bunu da aşarak bir Türkiye Ekonomi Bakanı hakkında böyle bir davanın açılması bir hukuk skandalıdır bize göre. Daha sonra Amerika biliyorsunuz nükleer anlaşma çerçevesinde İran’la yaptığı anlaşma neticesinde bu yaptırımların birçoğunu kaldırdı ve biz kendi ülkemizin menfaatleri çerçevesinde İran’la ticaretimizin devam ettirdiğimiz bir dönemden bahsediyoruz. Bütün bunları Türkiye’yi cezalandırmak, Türk Hükümetini zemmetmek, yetkilileri karalamak amacıyla birilerinin hukuk davası konusu yapması olayın ne kadar siyasi saiklerle yapıldığını ortaya koyuyor.

Şunu da açıkça söyleyeyim: Bu davayı yürüten savcı ki görevden alındı Trump tarafından bir önceki savcı, yerine bıraktığı kişiler devam ettiriyor bu davayı. Davayı bakan hakimlerin ve bu kişilerin yaptıkları açıklamalara baktığınız zaman da siyasi tavırlarının ne kadar net olduğunu görüyorsunuz. Yani ortada hukukun üstünlüğü, tarafsızlığı ilkesinden ziyade siyasi saiklerle, siyasi gündemle yürütülen bir dava var. Burada Halk Bank’ın konuya dahil edilmesi aynı şekilde, yani bu bankamıza karşı ki bölgenin, dünyanın en önemli, en güçlü, en başarı bankalarından bir tanesidir. Ona karşı da bir operasyon amacı ya da hedefi güttüğünü çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu konularla ilgili birimlerimiz, hukuk birimlerimiz gerekli takibatı yapıyorlar, biz de bu konuların tabii ki hukuki zeminin de takipçisi olmaya devam edeceğiz.

Soru: Astana süreci başladı bugün itibariyle. Özellikle Haziran ayında bir açıklama yapmıştınız, İdlib’de Türk ve Rus askerlerinin konuşlanacağını söylemiştiniz, teknik çalışmaların sürdüğünü söylemiştiniz. Bu teknik çalışmalar bu Astana sürecinde sonuçlanacak mı? Türk askeri ne zaman İdlib’de konuşlanacak, oraya bir üs kurulacak? Bir diğer sorum da şu: Türk Silahlı Kuvvetleri sınıra askeri sevkiyatını sürdürüyor. Herkesin merakla beklediği olası Afrin operasyonunun ne zaman başlayacağı. Bu konuyla ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Astana sürecinin altıncı toplantısı bildiğiniz gibi yarından itibaren Kazakistan’da toplanmaya başlıyor. Bu, bizim Rusya’yla birlikte başlattığımız, daha sonra da İran’ın katıldığı ve daha sonra diğer ülkelerin de iştirak ettiği önemli bir süreçtir, yani Cenevre sürecine ilave olarak, alternatifi değil ilave olarak kurulmuş olan bir mekanizmadır. Oradaki amacımız; tabii ki öncelikle Suriye’nin bütün bölgelerinde, ama öncelikle dört alanda çatışmasızlık bölgesi olarak ilan edilen 4 alanda çatışmaların sonlandırılması ve insani yardımların ulaştırılması, buna paralel olarak da bir siyasi geçiş sürecinin çalışılması.

İdlib tabii bizim sınırımıza da çok yakın olduğu için doğrudan bizi de ilgilendiriyor. Bununla ilgili hatırlarsanız geçtiğimiz ay ve bir önceki ay Rus Savunma Bakanı geldi, epeyi bir temasımız oldu. MİT Müsteşarımızın, Dışişleri Bakanımızın ve bizlerin bu konuyla ilgili, epeyi yoğun bir temasları oldu. Şimdi yarın ve öbür gün yapılacak toplantılarda da bu konunun detayları konuşulacak. Tabii bekleyeceğiz, bir görelim neler konuşulacak orada. Arkadaşlarımız pozisyon kâğıtlarını hazırladılar oraya gittiler, şu anda heyetlerimizi de oradalar, bu görüşmeleri biz de takip edeceğiz.

Tabii bizim beklentimiz, İdlib’in de diğer çatışmasızlık bölgeleri gibi çatışmaların olmadığı, insani yardımların rahatlıkla ulaştırılabildiği bir bölge haline gelmesi. Burada Türkiye’ye düşen bir görev söz konusu olduğunda tabii ki Türkiye bundan geri durmayacaktır. Operasyonel detaylar dediğim gibi önümüzdeki günlerde şekillenecek. Bunu hem Rusya’yla, hem İran’la, hem diğer aktörlerle, muhaliflerle, İdlib’dekilerle, kent konsey temsilcileriyle, hepsiyle istişare etmek suretiyle bir çerçeveye oturtacağız.

Sınırdaki hareketliliğe gelince, yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerini dikkate aldığınız zaman, her zaman teyakkuz halinde yaptığımız ve yapmamız gereken adımlardır, almamız gereken tedbirlerdir. Bunu farklı bir şekilde, yani bu dediğim gibi farklı bir operasyon olabilir, sınır güvenliği olabilir, sınır ötesi olabilir, o anın ve şartların gerektirdiği, iktiza ettiği durum neyse ona cevap verecek şekilde hazırlıklarını yapmaktadır. Ama daha önce de ifade ettik, Suriye tarafından ister PYD bölgelerinden olsun, ister başka yerlerden olsun Türkiye’ye yönelik bir saldırının olmaması için önleyici tedbir olarak da Türkiye gerekli adımları bugüne kadar attığı gibi bundan sonra da atmaya devam edecektir. Biz o bölgede bir terör koridorunun, bir PYD koridorunun kurulmasına bugüne kadar izin vermediğimiz gibi bundan sonra da vermeyeceğiz.

Yalnız bu vesileyle şunu da ifade edeyim: Zaman zaman Türkiye’nin bu tür tedbirlerini, ‘Türkiye Kürtlere karşı şunu yapıyor-bunu yapıyor’ gibi lanse etmeye çalışanlar var. Öncelikle bizim Kürt kardeşlerimizle ister Suriye’de, ister Irak’ta veya başka yerlerde herhangi bir sorunumuzun olmadığını ifade etmek isterim. Bunlar tamamen terör örgütlerine karşı alınmış tedbirlerdir. Türkiye’nin aslında Suriye Kürtlerinin refahı, barışı, geleceği için de bu terör örgütlerinden kurtulması gerekir. Çünkü bu PYD’nin kendi kontrolündeki bölgelerde sadece Türkmenlere ya da Araplara değil Kürtlere uyguladığı zulmü de herkes biliyor, ama kimse konuşmak istemiyor bunu.

Çünkü Amerikalıların PYD’ye verdiği destekten dolayı bir oto sansür var orada. Uluslararası basın bu işten bilerek ve isteyerek uzak duruyor, bu konuları gündeme getirmiyor. Halbuki yaşanan hadiseleri hepimiz biliyoruz. Yani birçok şey yazılabilirken, birçok şey konuşulabilecekken, bundan sarfınazar etmelerinin temel sebebi; şu anda PYD’ye verilen desteği gölgelemek istememeleri. Ama bağımsız basına düşen, uluslararası insan hakları örgütlerine düşen de, aslında orada yaşanan insan hakları ihlallerini rapor edip dünya kamuoyuna sunmaktır. Biz bunu her vesileyle dile getiriyoruz. Dolayısıyla yani orada bu tür PYD-YPG vesaire yani PKK’nın uzantısı yapıların oluşmasına karşı durmak aslında Kürtlerin de menfaatinedir, Suriye Kürtlerinin de. Dolayısıyla bizim mücadelemiz bu terör örgütleriyledir, asla Kürtlerle değildir.

Soru: Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Juncker’in dün açıklamaları vardı Avrupa Parlamentosu Toplantısında, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden büyük adımlarla uzaklaştığını söyledi. Öngörülebilir gelecekte Avrupa Birliği üyeliğinin gözükmediğini de ifade etti. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupalı liderlere ‘faşist’ ve ‘Nazi’ gibi hakaretlerde bulunduğunu ileri sürdü. Juncker’in bu açıklamalarını nasıl değerlendireceksiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Aslında Sayın Juncker Türkiye’yi az-çok tanıyan, Sayın Cumhurbaşkanımızı da şahsen bilen birisidir. Yani bu konularda açıklama yaparken herhalde daha doğru bilgilerle hareket etmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Geçtiğimiz Mayıs ayında Brüksel’de Sayın Cumhurbaşkanımızın kendisiyle ve Tusk’la yaptığı görüşmede de aslında bu konuları çok açık ve net bir şekilde konuşmuşlardı ve ‘yeni bir sayfa açalım, yeni bir iklim oluşturalım’ diye bu konuda mutabık kalınmıştı.

Şimdi biz aynı yerdeyiz, ama buradan uzaklaşan Avrupa Birliği üyesi bazı ülkelerin yaptığı açıklamalar aldığı tavırlar, sergilediği tutumlardır. Burada bir şey bir şeyden uzaklaşıyorsa, öncelikle şunu söyleyeyim: Avrupa Birliği AB değerlerinden, Avrupa değerlerinden uzaklaşıyor. Yani bir tarafta yükselen ırkçılık, göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı İslamofobi, terör örgütlerine kol-kanat germe gibi hadiseleri hangi Avrupa Birliği değerleriyle ya da Avrupa değerleriyle bağdaştırabilirsiniz, bunların telifi mümkün değil. Türkiye söz konusu olduğunda çifte standart uygulayan, Türkiye’yi başka şekillerde başka muamelelere maruz bırakmaya çalışan, muhatap etmeye çalışan tavrın hangisi o çok övündükleri Avrupa değerleriyle acaba bağdaşmaktadır? Avrupa’nın hali de ortada.

Yani mutlak hakikatin, mutlak doğrunun ve iyinin tek kriteri Avrupa Birliği’ymiş ya da bu Avrupa aktörlermiş gibi Türkiye’yi sürekli zemmeden, mahkum eden bu tür yaklaşımları biz kabul etmiyoruz. Bunlar geçmişte kalmış Avrupa merkezci son derece oryantalist yaklaşımlardır. Avrupalıların önce aynada bir kendilerine bakması gerekiyor, Avrupa’nın içinde bulunduğu durumu çok ciddi bir şekilde tahlil etmeleri gerekiyor. Türkiye’nin yaptığı uyarılar, Sayın Cumhurbaşkanımızın Avrupalılara yaptığı uyarılar, Avrupa liderlerine yaptığı uyarılar, aslında onlara kendi değerlerini, kendi tarihlerini hatırlatmaktan ibaret.

Demokrasi diyorsak, çoğulculuk diyorsak, hukukun üstünlüğü diyorsak, bunu neden Türkiye söz konusu olduğunda rafa kaldırıyorsunuz? Demin de söyledim, Almanya gibi, Avusturya gibi, Belçika gibi birçok ülkede Türkiye’deki demokrasiyi ortadan kaldırmayı hedefleyen, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan PKK gibi, DHKP-C gibi, FETÖ gibi yapılara nasıl izin veriyorlar? Biz bunun tersini yapsaydık Türkiye’de, yani Almanya karşı, Belçika karşıtı, Avusturya karşıtı bu tür örgütlerin Türkiye’de örgütlenmesine ve faaliyet göstermesine izin verseydik, onda birini yapsaydık, acaba Avrupalılarının tepkisi ne olurdu? Şimdi bunu çok açık bir şekilde konuşmamız gerekiyor.

Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı bütün çağrılar, uyarılar, aslında Avrupalıların kulak kabartması gereken çağrılar, uyarılardır. Ama onlar aynadaki suretlerinden rahatsız oldukları için, aynada gördükleri resimden, fotoğraftan rahatsız oldukları için kendilerine ayna tutan kişiye saldırmayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla burada bizim tavsiyemiz, yani Avrupa Birliği liderlerinin de, AB kurumlarının ve AB üyesi ülkelerin liderlerinin de bu süreci doğru analiz etmeleri ve 50 küsur yıldır Türkiye’yi kapıda kimin beklettiği sorusunu cevaplamalarıdır.

Bakın, 2005 senesinde tam üyelik müzakereleri başladığında Sayın Cumhurbaşkanımız o zaman başbakandı, muazzam bir yoğun diplomasi ve enerjiyle bu müzakereleri bu noktaya getirdiler. 2004’e tarih alındı, 2005 Ekim ayında da resmi müzakereler başladı. Bakın üzerinden 12 yıl geçti, 12 yıl boyunca sadece bir fasıl açıldı ve kapatıldı. Yanlış hatırlamıyorsam 14 kadar fasıl açıldı kapatılmadı ve toplamda da 34-35 fasıldan bahsediyoruz. Başka hiçbir üye ülkeye bu kadar fasıl empoze edilmedi. 12, 14, 17 vesaire fasıl açıldı, Türkiye’ye gelince 30 küsur tane fasıl. Hadi tamam, buna da tamam dendi, 12 yılda ne beklenirdi? Birçok faslın, siyasi konularla ilgisi de olmayan, ekonomiyle ilgili, çevreyle ilgile, güvenlikle ilgili birçok fasılların çok rahatlıkla açılıp kapanması gerekirdi. Yani Avrupalılar zaman zaman bir genişleme yorgunluğundan bahsediyorlar, işte Avrupa çok büyüdü, çok genişledi, nedense bu sorunlar hep Türkiye söz konusu olduğunda bir anda birinci gündem maddesi haline geliyor. Dolayısıyla Avrupa Birliği yetkililerinin yaptığı bu tür açıklamaları öncelikle kendilerinin aynaya bakarak ciddi bir şekilde bir muhasebeye tabi tutarak değerlendirmeleri gerekir diye düşünüyoruz.

Soru: Siz de konuşmanızın başında belirttiniz, dün Kuveyt Başbakanıyla görüştü Sayın Cumhurbaşkanı, bugün de Katar Emiriyle bir araya gelecek. Özellikle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu öncesinde, ki New York’ta da Cumhurbaşkanı çok sayıda temasta bulunacak, Türkiye’nin yeni bir teklif, yeni bir arabuluculuk süreci içerisine girdiğini söylememiz mümkün mü? Olası bir Katar-Kuveyt görüşmesi de Ankara’da mümkün olabilir mi? İlk sorum bu. İkincisi de, konuşmanızda Kürt bölgesindeki referandumun ardından Türkiye’ye bölge arasındaki ekonomik ilişkilere halel gelmemesi gerektiğini söylediniz. Türkiye’nin bu konuyla ilgili bir yaptırım planı var mıdır? Bu yaptırım planı acaba Kürt Bölgesel Yönetimi’yle, Erbil’le de paylaşılmış mıdır?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi Katar kriziyle ilgili devam eden bir süreç var. En son biliyorsunuz Katar Emiriyle Suudi Arabistan Veliaht Prensi arasında bir telefon görüşmesi gerçekleşti; ama daha sonra yapılan basın açıklamaları çerçevesinde bir anlaşmazlığın olduğu anlaşıldı, şu anda onu aşmaya çalışıyorlar Kuvvet Emirinin de tavassutuyla, biz de bu sürece destek oluyoruz. Yani biz ilgili muhataplarımıza bu konuda gerekli telkinleri, olumlu telkinleri yapmaya devam edeceğiz bundan sonra da. Yani Türkiye’ye düşen bir rol söz konusu olduğunda, ki Sayın Cumhurbaşkanımızın zatında bu rol şu ana kadar gayet başarılı bir şekilde ifa edildi, bundan sonra da yakın temasta olacağız.

Nitekim dün mesela Sayın Kuveyt Başbakanı Sayın Kuveyt Emirinin resmi bir ziyaret için davet mektubuyla geldi ve Sayın Cumhurbaşkanımızı Kuveyt’e davet ettiler. Bu da hem ikili ilişkiler bağlamında, hem de bu Katar krizinin aşılması yönünde Kuveytlilerin özellikle bu süreçte Türkiye’nin rolüne verdikleri önemi gösteren bir şey. Önümüzdeki günlerde planlayacağız bu ziyareti, ama Birleşmiş Milletler’de de tabii ki bu konuyu ilgili bütün muhataplarla görüşmeye devam edeceğiz. Beklentimiz ve temennimiz, bu krizin artık sonlandırılması, ablukanın kaldırılması, Katar’ın toprak bütünlüğü ve egemenlik hakları çerçevesinde artık bu krizin aşılması yönündedir.

Referandumla ilgili sorunuza gelince, burada tabi ki -başta da söyledim- biz hem Irak’ın bütünüyle, hem Bağdat’la, hem Erbil’le iyi ilişkiler içerisinde olduk, bunu da muhafaza etmek arzusundayız, niyetindeyiz. Ama bir referandum kararının mutlaka ve mutlaka sonuçları olacaktır. Dolayısıyla Erbil’den beklentimiz, bu uyarımıza kulak kabartmalarıdır.

Soru: Almanya’yla ilişkiler kapsamında son günlerde Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in Türkiye’ye silah satışının durdurulduğunu söylemesi ve hemen sonrasında Merkel’in tamamen bir ambargoya karşı olduğunu ifade etmesi yumuşama olarak algılandı belki ama, sonuçta ilişkileri geren bir açıklama oldu. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu silah satışına yönelik açıklamaları?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü ibrahim Kalın: Bu farklı, böyle çelişkili açıklamalar biraz Alman yönetiminin kendi içindeki tutarsızlığı gösteriyor. Tabii koalisyon ortakları bunlar, kendi aralarında neyi konuşuyorlar, neyi konuşmuyorlar onu biz bilemeyiz. Ama bunu Türkiye’ye karşı bir tehdit ya da şantaj unsuru olarak kullanmayı düşünüyorlarsa, yani boşa bir çaba içerisinde olduklarını ifade etmem gerekir. Türkiye hiçbir konuda tek bir ülkeye, tek bir kaynağa bağımlı bir ülke değildir. Yıllardır zaten yaptığımız bütün çalışmalar, bu çok boyutlu dış politika, ikili ilişkiler, çoklu ilişkiler Türkiye’nin birçok alanda alternatiflerini, opsiyonlarını çoğaltması amacına matuf olarak atılmış adımlardır, yani bu silah olur, ekonomi olur, başka konularla ilgili olur. Türkiye bu konuda alternatifsiz değildir. Seçim ortamında popülist duygularla yapılan bu tür açıklamalar Türkiye’den çok Almanya gibi ülkelere zarar verir. Bu konuda kendilerinin daha soğukkanlı, daha basiretli hareket etmesi gerekir, kendilerine çağrımız da budur.”

İlgili Haber

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül : Adalet Asla Şaşmayacaktır

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı için geldiği AK Parti Genel Merkezi önünde …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir